Burada yazılanların tamamen gerçek veya hayal ürünü olduğunu söyleyemem.

Şaşıfelek Çıkmazı 1

Şaşıfelek Çıkmazı 1

Geçmişe dair anlamsız özlem duyduğum anlardan birinde sanırım başladım bu diziye. Özellikle de ileriki bölümlerinde Çağan Irmak’ın yönetmenlik yapmış olması daha bir ilgimi çekti tabii. 

Çağan Irmak ve yapımları oldum olası farklı gelmiştir bana. Belki aynı görüşleri paylaşmıyor ve çok farklı hayatlar sürüyoruzdur. Ama içimize bahşedilen sanat duygusu sanıyorum ki aynı. Bunu hissetmekse apayrı. Gerek oyuncu seçimleri, gerek dizi hikayeleri, gerekse kullandığı müziklerle kendimi bulduğum pek çok işi var. Aslında bunları özel kılanlarsa o yapımları kimlerle seyrettiğin, karşılaştığın bir repliği kimlerle paylaştığın, lisede mp3’üne indirdiğin “Çemberimde Gül Oya” müzikleriyle hangi ergenlik dertleriyle kimlerle dertleştiğindir. Benim için özel kılan biraz da bu. 

Yaşım daha 23 olabilir. Çocukluğuma, geçmişe fena halde özlem duyuyor olabilirim. Nedenini ise hiç bilmiyorum. İşte o zamanların yapımlarını izlemek, o günleri hatırlamama, sanki o an hissettiğim duygulara bile yeniden dönmemi sağlıyor çok garip. Bazen -bu ara çok yaşıyorum- göğsümü sıkıştıran bir çaresizlik mi ne bileyim ağır hasret duygusuyla irkiliyorum. Mecidiyeköy’deki öğrenci evimi ve kedimi düşünürken de çok oluyor, bir de ilkokul yıllarımı. Sanırım sorumluluğun daha az olduğu yıllar bunlar. İş-güç-maddiyat derdi pek olmadan. O zaman da yok muydu bunlar elbette vardı ama iş hayatı da içine girince amma gavur eziyetiymiş ya.. Şöyle düşünüyorum aslında; insanın her yaşta sahip olduğu hiçbir derdi küçümsememek gerekir. Çünkü o anki ruh hali, fiziksel durumu, çevre şartları onu o an için zorluyor. Tırtıl daima kozasından çıkmaya çalışıyor ve eğer insanoğluysanız o kozadan ömrü billah çıkamıyorsunuz. Sürekli bir dert, tasa, sürekli bir kendini geliştirme hali mevcut. Sorunlar da yaşanan zevkler de katlanarak geliyor. Eskiden bir parkta oynamak ne kadar büyük bir ödülse; şimdi şehirdışı veya yurtdışına çıkmak ancak o seviyeye gelebiliyor. Hal durum böyleyken aynı dertlerle yaşamı devam ettirmek de haksızlık olurmuş aslında. 

Evet bu diziye başlama durumlarımı gayet iyi özetlediğimi düşünüyorum 🙂 Yayınlandığı zamanlar 4 yaşında falandım, tabii ki hatırlamıyorum 🙂 Ancak 2-3 yıl aradan sonra 2000 li yıllarda devamı çekildiği sıralarda ve daha sonra verilen tekrarlarından aklımda kalan şeyler olmuş. Hatta bazı sahneleri birebir unutmadığımı bile fark ediyorum. Çocukken pek de ısınamadığım bir diziydi, karanlık bir havası var gibi gelirdi bana ve çokça cinsel ibare var gibiydi yani çocuk kafamla bunu hatırlıyorum. Birkaç hafta önce izlediğimde cinsellikle ne alakası var derken ilerleyen bölümlerde neredeyse kapatıp bir daha izlememe kararı alıyordum. Ta ki dizinin 2000’li yıllarda çekilen Çağan Irmak yönetmenliğindeki bölümlerine geçene kadar. (Bu kısma daha sonra geleceğim)

Dizideki neredeyse tüm karakterler cuk oturmuş denilebilir. Aysel’in (Derya Alabora) o her dertle dalga geçen tavırları, Saadet’in (Füsun Demirel) içinizi ısıtan tavırları, İnci’nin (Zuhal Gencer) bohem havası, Cesur’un (Fikret Kuşkan) serseriliği anca bu kadar güzel yansıtılır. Daha sayamadığım bir çok usta oyuncu var tabii. Ayrıca fark ettim de Sıdıka dizisine buradan geçiş yapılmış gibi 🙂 Neredeyse tüm oyuncular var. Bir ara bazı karakterler değiştirildi ama eskilerinin tekrar geri gelme olayı da inanılması güçtü. Yani genelde oyuncu-karakter tutmazsa dizi biter en fazla. Burada bildiğin geri döndüler. 

Dizide mahalle hayatı gerçekten özenilesi. Hele de 90lı yılların çocuğuysanız, sanırım benim de özlemim biraz oradan kaynaklanıyor. Komşu teyzeler, dışarıda oynayan çocuklar, mavi önlükler, eve gelip televizyon karşısında ödev yapmalar. En çok da komşular kısmını özlüyorum. Şimdiki İstanbul’da zor falan demeyeceğim çünkü imkansıza yakın. Artık insanlar kendilerinden sıkılmış durumdalar. Birde komşunun çocuğu gelecek de sabahtan akşama sizde duracak, oldu canım… Dizide de görüldüğü gibi eskiden genel olarak daha fakirmişiz aslında, daha çok yokluk varmış. Yani şimdiki bu insan ilişkilerinin zayıflığı geçim sıkıntısından kaynaklanmıyor. Ama geçim derdinden kaynaklanıyor olabilir. Aşırı bir dert edinme söz konusu. Kadınlar, erkekler sabahtan akşama çalışma mecburiyetindeler. Artık kendi çocuğuyla ilgilenebilen iyi insan oluyor, komşunun çocuğu ötede dursun. Halbuki biz çocukken harbiden farklıydı. Mesela Yıldız Teyzem vardı üst kat komşumuz. Onda gerçek teyzeliği gördüm ben. Kendi öz teyzemin evine gitsem diken üstünde oturur ne yapacağımı bilemezken, üst kata çıktığımda ikinci evime gelmiş gibi rahatlardım. Yer, içerdik; tombala bile oynardık hatta. Evin işlerine yardım ettiğimi de hatırlıyorum, birlikte kek yaptığımızı da. Gecenin bir vakti de olsa, misafir de gelse; yukarı çıkmakta tereddüt etmezdim. Annem de etmezdi çünkü. Öyle bir gönül rahatlığı vardı. Kimse kimsenin varlığından gocunmaz, rahatsız olmazdı. Bilakis kalabalık oldukça mutlu olurduk. O lokmalar tek başımızayken boğazımızdan geçmezdi. Ya bir tabak giderdi evine ya da gel beraber yiyelim denirdi. Şimdi diyorum ya kendi çocuğuna bakanlara “iyi” deniyor. Annelerimiz evdeyken mutlu olan çocuklardık biz, okuldan almaya gelen, eve gelince de hala enerjisi olan annelerimiz vardı, çünkü enerjilerini çocuklarına-evlerine saklarlardı. Şükürler olsun ki yaşadık o zamanları. Kim ne derse desin. Allah herkesi evinde mutlu etsin, dışarıya muhtaç etmesin.

Not: güya diziyi anlatacaktım yine uzun oldu 🙂 Sonra devam edeyim artık.



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir